yaratmak…

28 Ocak 2012

“şöyle ya da böyle, biz bu günü, bu cumayı yaratıyoruz; kimimiz duruşma salonlarına giderek, kimimiz kente, kimimiz çocuk bakımevlerine, kimimiz dörtlü sıra olup ilerleyerek. milyonlarca el, tekel yapıyor, tuğla dolu tekneler kaldırıyor. eylemin sonu yok. ve yarın yeniden başlıyor, yarın cumartesiyi yaratıyoruz. birileri fransaya giden trene biniyor, birileri hindistana giden gemiye. bazıları artık bir daha bu odaya hiç gelmeyecek. biri bu akşam ölebilir. bir başkası çocuk doğuracak. her türlü bina, siyaset, serüven, resim, şiir, çocuk, fabrika fışkıracak bizden. yaşam geliyor, yaşam gidiyor, biz yaşamı yaratıyoruz. öyle diyorsun sen…”

(Dalgalar – Virginia Woolf)

Reklamlar

olmak…

26 Ocak 2012

‎”kadın ya da erkek, onlar, tuhaf olanlar, aşağılananlar, şimdi bizim zamanımızın tarihe bıraktığı en iyi haberlerden bazılarını yaratıyorlar. insanlığın çeşitliğinin simgesi gökkuşağı bayrağıyla silahlanarak, geçmişin en uğursuz miraslarından birini yok ediyorlar. hepimizi onurlandıran bu onur talebi, farklı olma cesaretinden ve böyle olmaktan duyulan gururdan doğuyor.”

(Tehlikeli Gökkuşağı – Eduardo Galeano)

bırakmak…

22 Ocak 2012

“gel dur önüme, sen benim sahiliğimsin!
ısırdığım, bir kauçuk düşmanlığıdır!..
yaşamamız baştanbaşa senin övgündür,
ey kutsal bencillik!.. seni
bırakmak niye?.. suları ve seni bırakmak,
niye?..
aşkın akan suları, doyurgan ve yabanıllığı savaşların ve büyük utkular geçer onarıcı gölgenden.

ey en gerekli yapısı tanrıların, ben!..
nem varsa sanadır!.. yıkılmış birlikler, kırılmış bardaklar
ölen kadınlar,
kan…”

(Ay Ölür Yılgınlıktan – Turgut Uyar)

kaybetmek…

21 Ocak 2012

Celadet Bey yok şimdi, kayıp. İnsan nasıl alışır kaybolmaya ve kaybetmeye? Hep üzerinde oturduğu sandalyesi boş. Kendine has sesi ve gülüşü duvarların arasında bir yerde gizlenmiş. Özenle seçtiği sözcükleri ve cümleleri duyulmuyor. Çalışma masası suskun ve dilsiz onu bekliyor. Kalemleri, defterleri ve kitapları, tek tek, masanın üzerinde ve raflarda onu bekliyorlar. Sigara paketi ve klasik müzik plakları onu bekliyor. Giysileri, iç çamaşırları, gömlekleri onu bekliyor. Çocukları babalarını bekliyorlar. Onun dengbeji olan Ehmede Fermane Kiki hasta yatağında bekliyor, biricik keklikleri gözlerini kapamış onun ıslığını bekliyorlar. Ancak o gelmiyor, o yok. Ne bu odada, ne yatak odasında, ne avluda, ne kuyunun yanında, ne basımevinde, ne şehirdeki tüccar kulübünde, ne Muhacir Mahallesi’ndeki kahvehanede ve ne de başka, uzak bir yerde…” 

(Kader Kuyusu – Mehmed Uzun)

ürkmek…

18 Ocak 2012

“…Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence.
“Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren.
Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum.
Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.
Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.
Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.
Tıpkı bir güvercin gibiyim…
Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.
Başım onunki kadar hareketli… Ve anında dönecek denli de süratli.
Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce…”

(Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği – Hrant Dink)